Saatin kalbi

Bazen saatleri neden sevdiğimi düşünüyorum.  Bu zaman makinelerinin beni etkileyen yönü üzerinde düşündükçe hep aynı yere varıyorum: Demek ki diyorum saatleri yaratan aklı seviyorum. Sorgulayan, azla yetinmeyen bir zeka var saatlerde. Nerede olduğunu,

 

Bazen saatleri neden sevdiğimi düşünüyorum. 

Bu zaman makinelerinin beni etkileyen yönü üzerinde düşündükçe hep aynı yere varıyorum: Demek ki diyorum saatleri yaratan aklı seviyorum. Sorgulayan, azla yetinmeyen bir zeka var saatlerde. Nerede olduğunu, hangi çağda yaşadığını bilmeye meraklı bir ruh var saatlerde. 

Matematik, yıldızlar ve şiir hemhal olup saat diye önümüze çıkmış. Saati düşünen ve geliştiren zihin, katıksız bir merakla, dokunuyor, araştırıyor, buluyor, geliştiriyor. 

Saati meydana getiren insan ruhu saf bir sevme gücüne sahip. Öyle bir dehanın ürünü ki saatler, onlara baktıkça zamanı görmez oluyorum artık. Bana kalırsa aslında saatin kaç olduğunu merak etmiyor saati yapanlar. Saatin kaç olduğu bir yerde önemsiz. Bu zaten 200 yıl önce neredeyse mükemmel bir noktaya gelmişti. Sonrasında saatçilik biraz konfor biraz hassaslık tutkusu diye yorucu ama küçük eklentilerle ilerledi.

Ama dünyayı ve şairlerin inancını yıkan her iki dünya savaşından sonra bir şey oldu. Bir sessizlik, bir travma ve acı düşüncelerle dolu yıllardan sonra saat fikri birbirinden bağımsız yönlerde ilerlemeye başladı. 

Birincisi saatin anlamsız olduğunu öne süren fikirdi. Bu fikir doğacıydı ve saatin insanın içinde olduğuna inanıyordu. Bu fikre göre saatin ruhu vardı, bir makine değildi, canlıydı ve yeryüzündeydi, ağaçlarda ve mevsimlerdeydi. Oysa insan hırsının görünürdeki simgesi olan saat dünyayı bozmuş, beraberinde doğayı kirleten açlığı ve acımasızlığını getirmişti. İnsanlık saatin simgelediği kötülük dolu bir kültür icat etmiş ve bunun acısını çekiyordu. Bu fikre inananlar saati hiç sevmediler, onu gereksiz gördüler ve hayatlarından çıkarmak istediler. Ama dünya buna yeterince izin vermedi. Bu düşüncede olanlardan çok azı bunu başarabildi. Onlar, kumların üzerine yazı yazan, ağaçlarda uyuyabilen insanlardı.

İkinci görüş ise çok yüzeyseldi. Saat insan için gerekliydi, ilerlemek için gerekliydi. Çalışmak için gerekliydi, para için gerekliydi, üretmek için gerekliydi. İnceliklere hiç gerek yoktu, kültür eğer para ediyorsa değerliydi. 

Zaman içinde, bu fikirlerin dışında bir başka düşünce daha oluştu. Sanata ve bilime değer veren insanlar, şarkılara ve matematiğe inanan insanlar, yalnızlığa ve güzelliğe değer veren başka bir yoldan yürüdü. 

Saatçilik eğer halen gelişiyor ve halen ilerliyorsa, bu durumu sadece yüzeysel bakanların parası ve gücüyle açıklayamayız. Saate yüzeysel bakanlar varlıklarıyla sanatı ve bilimi -kendisiyle alay etse bile- desteklediler. Saatin kalbine inananlar da saatin insan ruhunun yalnızlığına ve acısına iyi geldiğini anladılar.

Ben de onlardan biriyim. Geçen zaman değil saate bakınca gördüğüm; yollar, ağaçlar, şiirler, romanlar, bulutlar, güneşler, duvarlar, çeşmeler, ölüm, hayat, elleri tutan eller, harfler, bir avluda karşılaşan bakışlar, patikalar, sarılmalar ve dağlar, dağlar gelip geçiyor.

Saatlerin görüntüleri de bir tuhaf. Görünene bakanlar hep aldanıyor. Aslında bir gülüşün arkasındaki hıçkırık gibidir saatin mekanizması. 

Bir saati sahiden merak ediyorsanız, içine bakmalısınız. Bir saati merak ediyorsanız kulağınıza götürüp dinlemelisiniz. 

Bir insanın kalbini merak etmektir aslında saate bakmak. 
Saatin kalbinde ne var peki? 
Bilmiyorum. 

Ama bazı şairler biliyor: