Atatürk'ün Hayatı

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KURUCUSU VE İLK CUMHURBAŞKANI ATATÜRK

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise  Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.

Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)

I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)

II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)

Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)

Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:
· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler:
· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
· Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

3. Hukuk Devrimi:
· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
· Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:
· Aşârın kaldırılması
· Çiftçinin özendirilmesi
· Örnek çiftliklerin kurulması
· Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
· I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.

Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi'nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.

Mustafa Kemal’in cenazesinde yaşanan büyük facia ve namaz krizi

Mustafa Kemal gözlerini açtığında Doktor Abreveya ve Prof. Ömer Reşet İrdelep telaşlı bir şekilde ilaçları hazır etmeye çalışıyordu. Paşa dilinden zar zor dökülen sözlerle saatin kaç olduğunu sordu. 

Saat 7 Efendim.

Etrafında olup bitenleri çok zor anlayan Paşa, bir kez daha saatin kaç olduğunu sordu. Bilinci iyice kapanmış ve etrafında olup bitenleri idrak etmekde güçlük çeken Mustafa Kemal’i son kez muayene eden İrdelep odadan çıkmak için hazırlandı.

Yarı baygın bir biçimde odayı süzen Paşa’nın dilinden güç bir biçimde dökülen iki kelime oldu;

Aleyküm Selam

Ne İrdelep ne de diğer doktorlar Paşa’nın selamı kime verdiğini anlamasa da bunlar genç Cumhuriyet’in en kudretli adamının dilinden dökülen son sözlerdi. Ardından ağır bir komaya girdi. İki gün sonra da hayatını kaybetti. 

Hastalık, ihmaller ve yalnızlık

Mustafa Kemal’in hastalık süreci ilk kez 15 Kasım 1923 yılında Çankaya’da eşi Latife Hanım ile yemek yediği bir sırada ortaya çıktı. Paşa’yı biranda yakalayan sancı krizi yaklaşık 20 dakika sürmüş Doktor Refik Saydam’ın zamanında müdahalesi ile kontrol altına alınmıştı.

Aynı gün ağrının tekrar nüksetmesi üzerine Latife Hanım’ın zorlamasıyla Mustafa Kemal İzmir’e giderek yaklaşık iki ay burada dinlendi. Alkol ve kahveden uzak tutuldu, bu da Paşa’nın kısa sürede kendisini toplamasını sağladı.

Mustafa Kemal’e doktorlarının tavsiyesi şu yöndeydi; alkolden uzak dur, istirahat et, kahve içme ve sigarayı günde en fazla 10 ile sınırlı tut.

Mustafa Kemal bunların hiçbirine uymayacaktı. Hatta sigara konusunda çalışma ofisinde gizli paketler istifleyerek başta eşi Latife Hanım olmak üzere doktorları ile sık sık karşı karşıya gelecekti.

1927 yılına kadar irili ufaklı rahatsızlıklar dışında Paşa büyük oranda iyiydi. Alkol ve sigaradan ise hiç vazgeçmemişti; 22 Mayıs 1927 yılında şiddetli bir kriz Paşa’yı yatağında yakaladı.

Doktor Ömer Neşet Bey’in müdahaleleri ile Paşa o geceyi atlatabilmişti; ama bu kez kriz Paşa dahil herkesi başta da Sağlık Bakanı Refik Saydam’ı bir hayli korkutmuştu. Bu sebeple yurt dışından doktorlar getirtilerek Mustafa Kemal’e muayene yapıldı.

Doktorlar yeni bir şey söylemedi; istirahat et, sigara ve içkiden uzak dur. 

Mustafa Kemal İstanbul’a geldikten sonra Ankara siyasetinden bir hayli uzak kalmıştı. Hayatı sıkıcı bir rutin almıştı. Bu durum Paşa’yı geriyor ve hastalığına rağmen içkiye olan meylini artırıyordu.

Bu durumu Hasan Rıza Soyak’a şöyle anlatacaktı; 

Bunalıyorum çocuk, bunalıyorum. ... Ben burada bir nevi mahpus hayatı yaşıyorum. Çünkü gündüzleri ekseriyet yalnızım.

Herkes işinde gücünde ... Benim ise çoğu günler, bütün günümü değil, bir saatimi dahi dolduracak işim yok. Şu hâlde ya uyuyabilirsem uyuyacağım yahut bir şeyler yazacağım.

Arada biraz dinlenmek ve hava almak ihtiyacını duyarsam şehir içinde ve dışında ancak otomobiller ile gezintiler yapacağım. Ya sonra?

Sonra gene bu hapishaneye döneceğim. Ve kendi kendime bilardo oynayıp, sofra zamanını bekleyeceğim.

Bari sofrada bir değişiklik olsa ... Ne gezer... Bu sofra nerede kurulursa kurulsun karşımda aşağı yukarı hep aynı insanlar. Aynı yüzler... Hasılı bıktım, usandım çocuk ... 


Mustafa Kemal Paşa günden güne eriyordu. Etrafındakiler Paşa’nın yüzündeki tebessümü çoktan unutmuştu. Hastalık öyle bir noktaya gelmişti ki güleç ve naif Mustafa Kemal Paşa gitmiş, onun yerine sürekli sinir buhranları içinde etrafındakilere öfkelenen bir Mustafa Kemal gelmişti.

Yakın arkadaşı Falih Rıfkı Atay durumu şöyle anlatıyor;

Bilhassa 1937'den sonra sinir dengesinin gitgide bozulduğunu görüyorduk. Pek alıngan olmuştu. Devamlı bir boşanma ihtiyacı içinde olan sinirlerini güç tuttuğunu hissederdik.

1937 sonbaharında uzun bir Almanya seyahatinden dönmüştüm. Florya'da beni kabul etti. Hâl hatır sordu. Bir müddet sonra da misafirler geldi, sofraya geçtik.

İçki aleminde sabahlara kadar kalsa hafızasının bulandığına pek az pek rastladığımız Atatürk, henüz ilk kadehi tamamladıktan biraz sonra, iki gece önce sofrada geçen bir vakayı ele alarak bana döndü.

'O akşam sen de buradaydın. Haklı mıyım, değil miyim' diye sordu.

İçim ıstıraptan burkuldu. Yarım saat öncesi bile hafızasından silinip gitmişti... Ve nihayet 56 yaşında idi.


Yakın koruması Kılıç Ali ise Paşa’daki değişimi şöyle naklediyor;

Sportmen denilecek kadar zinde, kabına sığmayacak kadar cevval olan Atatürk'te son 2 sene içinde, o zamana kadar hiç görülmemiş olan kırıklıklar, baş ağrıları birtakım halsizlikler ve yavaş ya yavaş da düşkünlükler arız olmaya başlamıştı.

O heykel gibi duran heykel gibi kükreyen güzel adamın mavi gözleri solmaya başlamış altın saçlarına kır düşmüştü. Günden güne halsizlikler daha da ziyadeleşiyordu.


Mustafa Kemal’in rahatsızlığı günden güne artıyor ve tam teşhis bir türlü konulamıyordu. Hatta rahatsızlığı karınca ısırmasından kaynaklı olduğu söylenmiş ve yaşadığı yer baştan aşağıya ilaçlanmıştı; ama gerçek teşhis Doktor Nihat Reşat Belgeler tarafından konuldu: Hastalık Paşa’nın ciğerlerindeydi. 

Mustafa Kemal son günlerini İstanbul’da geçirdi. Halk, Mustafa Kemal’in hastalığının her evresini radyodan canlı olarak dinliyordu. Memleketteki en önemli mesele Paşa’nın rahatsızlığı olmuştu.

Ölümünden yaklaşık iki hafta kadar önce Paşa ağır bir komaya girdi. Doktorlar büyük bir çaresizlik içinde Paşa’yı hayatta tutmak için birçok yeni tedaviyi devreye soktu. Paşa 21 Ekim günü gözlerini açmayı başardı.

Uyandığında kız kardeşi Makbule Hanım vardı. Kız kardeşi mütemadiyen Kur'an-ı Kerim okuyor ağabeyinin iyileşmesi için çaresizce dua ediyordu; fakat olmadı Paşa 10 Kasım 1938 yılında saat 9 sularında hayata veda etti.

Makbule’nin çaresiz feryatları olmasaydı Paşa’nın cenaze namazı kılınmayacaktı

Öğleye doğru radyodan ölüm haberi tüm yurda duyuruldu. Ülke büyük bir mateme sürüklendi. O gün belediyeler ve devlet daireleri paydos etmişti, hatta küçük esnaf bile kepenk indirmişti. Olay derin bir üzüntüye sebep olmuştu.

Mustafa Kemal Paşa’nın na'şının 19 Kasım günü  Dolmabahçe’den Ankara’ya götürülmesine karar verildi. Tam bu sırada bir tartışma başladı; Paşa’nın cenaze namazı kılınacak mıydı ve kılınacaksa nerede kılınacaktı.

Fahrettin Altay Paşa o gün oradaydı ve tartışmayı şöyle anlatıyor; 

Programa göre cenaze İstanbul’dan alınacak, Ankara’ya gönderilecekti. Ankara’ya sordum: Cenaze namazı İstanbul’da mı yoksa Ankara’da mı kılınacak? 

Akşama kadar bir cevap alamadığım için akşam tekrar sordurdum. ‘Yarın sabah Başbakan Celal Bey, oraya gelecek. Görüşürsünüz’ cevabını aldığım vakit hayret ettim.

Acaba bunda görüşecek ne vardı? Ertesi sabah Bayar, geldi. Dolmabahçe Sarayında görüştük. Cenaze namazı konusunda düşünceleri, İstanbul’da veya Ankara’da cenaze namazı esnasında bazı dini olaylar meydana gelmesinden laik hükümet çekiniyordu.

Kendilerine ben, 'Bir şey olacağını sanmam. Bu gelenek olmuş bir dini vecibedir, namaz kılınmazsa bu millet elli sene sonra, yüz sene sonra mezardan çıkarır, namazını kılar. Onun için namaz kılınmayacaksa, beni vazifemden affetmenizi rica ederim' dedim.


Üstelik Mustafa Kemal Paşa’nın kız kardeşi Makbule Hanım cenaze namazının kılınması konusunda hükümetin tavrını öğrenmiş ve Dolmabahçe Sarayı’nı ayağa kaldırmıştı. Ağabeyinin cenaze namazı kılınmadan Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarılmasına izin vermeyeceğini söylüyor ve tavrını açık bir şekilde ortaya koyuyordu.

Atay, Bayar’ın Dolmabahçe Sarayı’na gelişi ve sonrasında yaşananlar üzerine şöyle dediğini aktarıyor;

Benim babadan kalma hocalığım da var ya… Cenaze namazının camide kılınmaması halinde istifa edeceğini söyleyen Altay’a, bunun farz değil farz-ı kifaye olduğunu anlattım.

Cenaze kaldırılmadan önce namazın kılınmasının şeriata aykırı olmadığını, yani dini hükümlere aykırılık bulunmadığını izah ettim.

Böylece Dolmabahçe Sarayında Vakıflar Müdürü tarafından Atatürk’ün cenaze namazı kıldırıldı.


Namazdan önce Makbule Hanım hole çıkarak Başbakan Celal Bayar’ın kardeşinin cenaze namazının kılınmasını istemiş ve aksinin ağabeyine büyük bir kötülük olacağını söylemişti.

Bayar da Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’ye ulaşarak namazın Dolmabahçe’de kılınıp kılınamayacağını sordu.

Börekçi şöyle cevap verdi; 

O'nun cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği bütün vatanda, bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.


Makbule Hanım ve Fahrettin Altay Paşa’nın muhalefetine daha fazla direnmeyen Başbakan Celal Bayar, Mustafa Kemal’in cenazesinin kılınmasına müsaade etti; ama tekbirler Türkçe getirildi.

Mustafa Kemal Paşa’nın cenaze töreninde yaşanan büyük facia: 11 ölü 40 yaralı

Alman arkeolog Dörner o gün Dolmabahçe Sarayı civarındaki kalabalığı şu şekilde anlatıyor; 

Yüksek demir kapılar ardına kadar açılmış, güller solmuş, fıskiyeler susmuştu; sadece sarayın merdivenlerinden çıkan yüz binlerce insanın ayak sesi duyuluyordu. Haberi duyan yola koyulmuştu.

Düzgün kıyafetleri içinde memurlar, balıkçılar, hamallar, tüccarlar ve işçiler, yaşlı solgun yüzlü siyah çarşaflı kadınlar arasında kürklü mantolu hanımlar, herkes yas tutuyordu.

Tek bir kişi bile sarayın halılarına, resimlere, kristal avizelerine bakmıyordu, tüm bakışlar sadece yüksekte duran, yanında genç subayların bronzdan heykellermiş gibi dimdik nöbet tuttukları tabuta dikilmişti.


Sabahın erken saatlerinde İstanbul kalabalığı Dolmabahçe Sarayı civarında toplanmaya başladı. Öğlene doğru toplananların sayısı 50 bin kişiyi geçmişti. Böyle bir kalabalığın toplanacağı tahmin edilmediği için kalabalık içinde izdiham olayları yaşandı.  

Yaşanan izdihamda içlerinde çoğu kadın ve bir de 15 yaşında bir çocuğun bulunduğu tam 11 kişi hayatını kaybederken 40 kişi de yaralandı.

Tunç Boran, Atatürk’ün cenaze törenini anlattığı makalesinde ölenlerin kimliğini şöyle açıklamakta;

1) Deniz Yolları İşletmesi Müdürü Raufi Manyas'ın kızı Bilun (16 yaşında)
2) İstiklal Caddesi 236 numarada oturan Anna (58 yaşında)
3) İstiklal Caddesi'nde Yıldırım Apartmanında oturan Bayan Roya
Koşnir,
4) Roya Koşnir'in kızı Bela Koşnir,
5) Bakırköy’den Aşçı Hatice (55 yaşında)
6) Kurtuluş’tan Sütçü Diyamendi (40 yaşında),
7) Topkapı Arpaemini Yokuşu Sokağında oturan Abdülhamit (50 yaşında)
8) Aksaray'da Laleli Caddesinde oturan Bayan Kevser Mehmet (35 yaşında)
9) Tarlabaşı 19 Numara'da oturan Satenik Ohannes (35 yaşında)
10) Saint Benoit Lisesi Öğrencisi Paul Kuto (15 yaşında)
11) Beyoğlu Lüksemburg Otelinde kalan Belçikalı Leon


Bu olay medyada çok büyük yankı bulmasa da İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez İstanbul valisi ve emniyet müdürünü görevden aldı. Sonrasında geniş kapsamlı bir idari soruşturma başlatıldı.

Soruşturmanın sonunda kimse suçlu bulunmadı ve Dolmabahçe’de görevli polisler herhangi bir ceza almadığı gibi o günkü görevlerinden dolayı birçok polis terfi ve madalya mükafatı aldı. 

 


* Daha kapsamlı bir okuma için Tunç Boran’ın “Atatürk’ün Cenaze Töreni: Yas ve Metanet” makalesi ve Fahrettin Altay’ın “On Yıl Savaş ve Sonrası” anıları okunabilir.

 

 

Atamızı herdaim hatırlamak için Youwatch Atatürk imzalı saatlerimiz koleksiyonumuza eklenmiştir. Güvenli internet sayfamızdan satınalabilirsiniz.