Akılsız Telefondan Akıllı Telefona

Akılsız telefonlarda kalsak nasıl olurdu?

 

Geçenlerde ‘akıllı telefon’umu güncellemeye kalkışıp yaklaşık bir bütün gün uğraşmak zorunda kaldım.

Hayatıma telefon ilk kez ne zaman girdi diye düşündüm.

Neredeyse hatırlayamayacağım kadar küçükken…

Ama telefonla tanıştığım günden beri ister akılsız, ister akıllı olsun telefonla uğraşmamız hiç bitmedi.

Hatırladığım ilk telefon siyah, oldukça ağır bir telefondu.

O sıralarda zaten pek az evde telefon vardı ve olur olmaz bir saatte telefon etmek isteyen komşunun eve gelmesi normal karşılanırdı.

Ama telefon özellikle şehirlerarası ise durum gerçekten ciddi bir hal alırdı.

Çünkü önce telefonu yazdırmanız gerekirdi.

Genellikle operatör kızlarımız, ‘bu akşam çok yoğunluk var efendim, ne zaman bağlanır bilemem’ şeklinde konuşur, bu durumda eğer paranıza güveniyorsanız ‘yıldırım’ bağlatmaya çalışırdınız.

Bu da aslında çok fark etmez, yarım saatte bir operatör aranıp durum sorulur, sırada çok kişi var mı diye öğrenilirdi.

Annem bu konunun uzmanıydı.

Artık operatör kızlarla nasıl konuşacağını öyle iyi öğrenmişti ki çoğunu ismiyle bilir, çocuklarının hatırını sorar, allem edip kallem edip telefonunu bağlatırdı. Hatta operatörlerden birinin bize çaya geldiğini bile hatırlıyorum. Şaka yapmıyorum.

Telefon dediğin ciddi bir şeydi eskiden.

Tabii telefonun eve bağlatılması ayrı bir sorundu. Öyle ki 70’li yıllarda insanlar, çocukları doğduğunda onun adına başvuruda bulunurdu ki çocuk büyüyünce bir telefon sahibi olabilsin.

Bakkallarda filan kumbaralı telefonlar vardı.

Parayı atıp telefonu çevirirsiniz ama üç dakika geçince telefon kendiliğinden kapanırdı. Biraz uzatırsanız bakkal ters ters bakmaya başlardı.

Hatta bu kumbaradan komşular ha bire gelmesin diye evine alıp koyanlar bile vardı.

Bu arada evde şans eseri telefon varsa bu sefer de telefon sırası beklerdiniz. Eğer sabah annem, teyzem veya anneannemle konuşmaya başlamışsa geç kalktığımıza yanardık çünkü iki saat boyunca telefonu kullanmak mümkün olmazdı.

İlk hatırladığımız telefonlar çevirmeliydi.

Fakat çoğu zaman telefonun ahizesini kaldırdığınızda düdük sesi gelmez, bir hışırtı duyulurdu.

Bunun için çeşitli teknikler geliştirmiştik.

Sonra düdüğü yakaladığınızda hemen hızla numaraları çevirmek gerekirdi. Bazen de telefon düşmez, son numarayı uzun tutup bırakmak, her numarayı belli aralıklarla çevirmek gibi kişiye özel teknikler geliştirmek gerekirdi.

Bu arada telefonlarda bazen birkaç kişi birden konuşulurdu. Hele bazı apartmanlarda bu yüzden epeyce rezalet çıktığı, birçok dedikodunun yayıldığı bilinirdi. Bazen de millet birbirinin konuşmasına karışır, bu sayede kavga çıktığı olsa da kimi zaman da doktor tavsiye edilir, avukat bulunur, dostluklar kurulurdu.

Cep telefonu denilen şey bizim çocukluğumuzda Uzay Yolu dizisinde gördüğümüz bir şeydi. 2000’li yıllara gelince Uzay Yolu’nda gördüğümüz şeylerin gerçek olacağına inanırdık.

Işınlanma filan gibi şeylerin hiçbiri olmadı ama cep telefonu sahiden de 2000’leri beklemeden çıktı. Walkie Talkie denilen oyuncak telsizlerimiz bizim aslında ilk cep telefonlarımızdı. Bir odadan ötekine konuşabiliyorduk.

Cep telefonundan önce araç telefonu diye bir şey çıkmıştı. Bilmem hatırlar mısınız? Savaş telsizi gibi garip bir şeydi. Millet bunu arabada kullanmakla kalmaz, lokantaya filan da getirir, masanın ortasına heyula gibi koyardı.

İlk cep telefonunu bir New York seyahatinde görmüştüm. Havaalanı kar nedeniyle bir süre kapanınca binlerce insan telefonlara saldırmış, tabii bozuk para krizi çıkmış, bizdeki gibi hemen o duruma uyup bozuk para satan birileri de olmadığından ne yapacağımızı şaşırmış haldeydik.

Birden önümdeki adam çantasından bir telefon çıkartıp antenini açtı ve konuşmaya başladı.

Cep telefonu diye bir şey çıktığını biliyorduk ama böyle ulu orta kullanıldığından haberimiz yoktu.

Sonra telsiz boyunda ilk cep telefonlarını aldık.

Aldık ama bir süre tabii kendi aramızda konuştuk çünkü pek az kimsede vardı.

Hatta ayıp oluyor diye yanımızda gezdirmiyor, iş yerinde bırakıyorduk.

Telefonlar çoğaldığı zamanlarda bile ulu orta telefonla konuşmak ayıp sayılıyordu.

Şimdi çocukların elinde bizim eski oyuncak telsizler yerine akıllı telefonlar var. Oyun oynamak için en büyüklerini istiyorlar. Müzik dinliyor, televizyon izliyor, birbirleriyle oradan haberleşiyor, derslerini bile oradan yapıyorlar.

Hemen her şeyi bu aletin üstünden yaptığımız için akıllı telefonlar da artık aklını kaçırmış durumda haliyle.

Sürekli bir güncelleme olayı var. Her güncelleme ayrı bir sıkıntı yaratıyor. Özellikle bizim gibi cep telefonunu sonradan görmeler için durum iyice zor. Örneğin anneme akılsız telefon artık kalmadığı için mecburen akıllı telefon aldık ama kadıncağız şimdi telefonla bile zor konuşur hale geldi. Dokunmatik ekrana alışamadığı için ha bire başka bir uygulama açılıyor, yanlış yerleri arıyor, telefonu kitleniyor…

“Bunun nesi akıllı?” diye söylenip duruyor.

Aslında son derece basit bir biçimde kullanılması gerekirken giderek karmaşıklaştığı için bu aletleri önce iyice bir öğrenmek sonra da ayarlarını düzgün yapmak gerçekten uzmanlık alanı haline geldi.

Özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte telefon artık bir tür organımız halinde.

İki saniye bir ses bir mesaj bir çıngırtı duyulmazsa millet tedirgin oluyor, sürekli telefonuna bakıyor. 

Hiçbir şey yapmayan da elinde telefon parmağını sürtüp duruyor.

Geçen yıl bir yurt dışı seyahatinde telefonum kilitlendi. İşin komik yanı kimsenin telefonu aklımda değil. Artık sesli arama bile yaptığımızdan anneminki hariç hiçbir telefonu hatırlamıyorum.

İki gün resmen telefonla birlikte ben de kilitlendim. Arayan bulamıyor, herkes merak içinde… Neyse ki bir bilgisayar bulup sosyal medya aracılığıyla arkadaşlara sağlık durumumu bildirdim de rahat ettiler.

1950’li yıllarda ünlü Life dergisi ‘telefon bağımlılığı’ hakkında bir kapak yapmıştı. Üç genç kız bir evde oturmuşlar, biri elinde kocaman bir telefonla konuşurken ötekiler sıra bekliyor. Dergi özellikle genç kızlar arasında telefon bağımlılığı diye bir hastalık başladığına vurgu yapıyordu.

Telefonlar artık kendi kendine bir sürü şeyi yapabilen akıllı yarı canlılar haline gelse de aslında 50 yıl önceki o fotoğraftan bugüne bizim davranışlarımızda çok büyük bir değişiklik yok galiba…